Bir Serencam – Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Bir Serencam kitap özeti

Karşı sahilin hurma dalları arkasından gittikçe artan ziyasiyle, insana gittikçe yaklaşıyor vehmini veren hummalı, canlı bir ay çıkıyor ve mesafeleri zümrüt gibi bir şafak istilâ ediyordu. Sol tarafta beyaz sütunlu uzun setler arkasında bir nebat ve ağaç mahşeri içinde gizlenen Kasrüddübare’nin metrük ve muhteşem çatısı, biraz ötede Kasrı Âli’nin geniş, uzun yapraklı ağaçlar gölgesinde dinlenen hazin ve mağrur enkazı ve t’ karşıda ve t’ uzakta, ufkun harim1 bir kenarında, ehramın silik, titrek ve mecalsiz zirveleri görünüyordu.

Refikim ve ben, gürültüden hâli3 olmayan yoldan uzaklaşıp Nil’in tenha sahillerine doğru gittik. Büyük nehirde mahsus, mer’i4 bir cereyan vardı; dalgalar, sahillerin su yüzüne düşen akislerini kendileriyle beraber sürükleyip götürüyor ve Nil, sanki ziyaya susamış gibi mehtabın bütün ışıklarını emerek, seyl’belerinde5 kan rengi kıvrıntılarla ağır ve pür esrar akıp gidiyordu. Ta ötede, salipvari6 yelken direkleriyle esatiri7 bir mahlûk gibi kollarını açıp yarı karanlıkta sendeleyerek kendisine yol arayan ve daima sessizce kayan toprak testi yüklü bir gemide hazin nağmeler terennüm eden bir arabın perişan sesini dinleyerek ihtiyar refikime dedim ki:

“Ne güzel bir gece! Ve ne garip, ne efsaneli bir yer! Ruhum binbir gece masallarını yaşıyor, o kadar hayal ile doluyum…”

Muhatabım, zihnen daha mühim şeylerle meşgul gibi, başını eğmiş, dalgın dalgın yanımda yürüyordu. Biraz da onu ikaz için söylenmiş şu sözlere yine aynı dalgın başla, yine aynı sükutla mukabele etti ve neden sonra bana eliyle, biraz ötede, koca bir bahçeyi çeviren yarı yıkık mermerden bir seddi işaretle:

“İster misiniz, biraz şurada, şunun üstünde oturalım?” dedi.

Sedde doğru ilerledik: Ben nefesimle oturacağım yerin tozunu dağıttım; o kolunda taşıdığı pardösüyle taşın soğukluğunu örttü; ayaklarımızı boşluğa sallayarak yanyana oturduk. Cebinden çıkardığı tabakasından bana bir cigara uzattı, bir tane de kendi aldı ve onu derin bir zevk ile içmeğe başladı. Cigaralarımızı yarımlamıştık ve hâlâ konuşmuyorduk. Fakat ihtiyar arkadaşım, birden, l’ubali, şen bir tavırla dizime vurup, sesinde beni mütehayyir edecek8 kadar büyük bir konuşma iştihasıyla:

“Demin,” dedi: “ruhumuzun binbir gece masallarını yaşadığını söylediniz. İster misiniz, size, benim gençlik hayatıma karışmış, – yalnız karışmış değil, ona hâkim olmuş, onu massetmiş9 – bir binbir gece masalı nakledeyim? Bundan kırk, kırkbeş sene evveline raci10 bir masal! Eski… Fakat şu nehrin kenarına ve şu karşıki sahile ait bir masal! H’l’ o kadar taze ve benim için şu dakikada o kadar düne ait… Sıkılmazsınız değil mi?”

“Hayır, bilâkis” dedim. “Rica ederim, sizi büyük bir arzu ile dinliyorum”.

“Peki öyle ise” dedi. “İşte masalım”:

Yirmi yaşında idim. Pederim henüz vefat etmiş ve bana epeyce hatırı sayılır bir servet bırakmıştı. Çok defa yirmi yaşında bir genç babasının mirasını yer yemez, ne yapar? Evlenir değil mi? Hele bizim zamanımızda bu, âdeta umumi bir kaide idi. Fakat ben öyle yapmadım. Çünkü çok hayalperest bir gençtim, her şeyden evvel yegane emelim zengin olmaktı. Hatırıma nereden geldi bilmem! İstanbul’la Mısır arasında ticarete başladım. Ne ticareti? Bu belli değildi. Bu, hemen antikacılığa mensup bir tarz -i ticaretti11. İki memleket arasında madem ki masal anlatıyorum, eski masallardaki t’birleri kullanayım – yükte hafif pahada ağır ne gibi nadir eşya bulursam taşıyordum.

Böyle bir tasavvurun kuvveden fiile çıkmasında12, filvaki, o zamanlar Mısır’da bulunan ve Hidiv ailesiyle münasebattar olan amcamın çok tesiri olmuştur. Nitekim ilk seyahatinde bana bir hususta delâlet eden13 beni memleketin hemen bütün zengin mahfillerine14 tanıttıran ve genç bir paşa ile aramızda adeta dostluk derecesine varan bir muarefenin15 teessüsüne sebep hep amcamdı. Onun sayesindedir ki ilk teşebbüslerim semereli neticeler verdi idi.

Sakın bu mukaddimelerden, size hayali k’r ve kisiplerden16, defile bulmalardan, deve sırtında Nil kenarında elmas taşımalardan bahsedeceğime sahip olmayınız. Hikayenin mevzuu büsbütün başkadır. Bu, esrarlı bir aşk hikayesidir ve para, ticaret, servet gibi hasis mesailden uzak, doğrudan doğruya kalbe ait pek şayanı ehemmiyet bir vak’adır. Ne diyorum? İlk seyahatimden hayli müstefit olmuştum17, değil mi? Fakat bu ilk seyahatte beni en ziyade memnun eden şeylerden birincisi o genç paşa ile aramızdaki dostluk derecesine çıkan muarefe idi, hatt’ ertesi sene tekrar Mısır’a avdetime sebep de bu olmuştu. Paşa sarayında bana hususi bir daire ayırmış ve beni oraya ısrarla davet etmişti. Binaenaleyh, ertesi sene teşrinisani18 nihayetlerine doğru İstanbul’dan Mısır’a ikinci bir seyahat icra ediyordum: Suriye hattında işleyen ve ancak bir ayda İskenderiye’ye vasil olan bir vapurla gayet zahmetli bir seyahat! Dikkat ediniz, hikâyem asıl buradan başlayacak.

Şimdi hatırlamıyorum, o vapur ne vapuru idi, hangi kumpanyanındı ve bilmiyorum, o hâlâ mevcut mudur? Yalnız şunu hatırlıyorum ki bu, gayet fena, küçük bir gemiydi. Gemide yolcular hadden çok fazla idi ve havada bir haftadan beri insana âdeta korku verecek kadar şiddetli bir muhalefet vardı. Bütün bunlara rağmen ben de güvertede, güverte yolcuları meydanında idim.

CEVAPLA